DOMATESİN ÇEKİRDEĞİ KIRMIZI KIRMIZI

 

Evvel zaman içinde, berberlerin berberliği çıraklarından öğrendiği zamanlarmış.

 

Ülkenin birinde çok zengin bir adam, evinde onlarca hizmetçisiyle; bir dediğinin iki edilmediği, yok'un onun için yok, yapılamayacağın imkânsız olduğu bir hayat sürermiş. Uçsuz bucaksız tarlalar, binlerce evcil hayvanların bulunduğu çiftlikleri varmış. Varlığının ne kadar olduğu sorulsa, alt dudağını aşağı doğru büker, ‘’Bilmem ki !’’ dermiş. Diğer masallardaki zengin insanların tam tersine, çevresindeki açlara, yoksullara elinden geldiğince yardım ettiğinden, yanında çalışanlar başta olmak üzere, o ülkedeki herkes tarafından çok sevilirmiş.

 

Zengin adam, her istediğini yapıyor ve her dileğini gerçekleştiriyor olmasına rağmen, çok sevdiği, tadına bir türlü doyamadığı domatesi yiyemiyormuş. Ne zaman yese, bütün vücudu kızarıp, yüzünde sivilceler doluyormuş. Çevredeki bütün doktorlara, kese kese altın dağıtmasına rağmen, hiç bir doktor, onun bu domates alerjisine bir türlü çare bulamıyorlarmış. Sadece bu yüzden, ama sadece bu yüzden, adamcağızın canı bir sıkılıyor, bir sıkılıyormuş ki, rüyalarında bile, hep kâbuslar görüyor, kan ter içinde, nefes nefese uyanıyormuş.

 

Zengin adamın şatosunun hemen az ilerisinde, bir köylü yaşıyormuş… fakir mi fakir, aç mı aç. Bırakın et, yumurta bulmayı, ekmek bile bulamadığı zamanlar oluyormuş. Yaşadığı kulübenin önündeki küçük bahçede sadece domates yetiştiriyormuş. Domatesleri, diğer domateslerden daha kıpkırmızı, daha diri ve masallara yakışacak kadar lezzetliymiş. Adamcağız, her domatesi yiyişinde, bir yandan çok keyif almakta, diğer taraftan da yiyecek başka bir şey bulamamanın derin kederini yaşıyormuş. Penceresinden zengin adamın şatosuna bakıp, üzerinde kuş sütü bile eksik olmayan yemek masalarını hayal edip, kederleniyormuş.

 

Domateslerinin şöhretini bilen zengin adam, haftada birkaç gün fakir komşusuna uğrar, domateslerine bakıp, iç geçirirmiş. Fakir adam sinirinden, zengin adamın geldiği zamanlar, bir kaç olgun domatesi dallarından koparıp, haşır huşur sesler çıkarıp, ağzını şapırdatarak zengin adamın önünde yermiş. Adamcağızın, bu kadar arzuyla domatesleri yediğini seyreden zengin adam, param pulum olmasaydı da, şu adamın domateslerinden yiyebilseydim, diye hayıflanırken; fakir adam ise, zengin adamın karşısında, özellikle’’ Oh bee ! Şükürler olsun ki domates yiyebiliyorum.’’, diyerek gıcık verip, büyük bir haz alıyormuş.

 

Masal bu ya… ! Her masalda olduğu gibi, bir gün o ülkeye, ak saçlı, ak sakallı ermiş kılığında bir cin gelmiş. Zengin adamın iyiliksever olduğunu duyunca, varmış gitmiş kapısına. Biraz sohbetten sonra, kendisinin cin olduğunu, eğer isterse, kendisi için gerçekleştirebileceği bir tek dilek hakkı olduğunu söylemiş. Zengin, varlıklı adam, bir iki saniye düşünerek, ‘’Çok varlıklıyım, her dilediğimi yapabiliyor, domates hariç, her istediğimi de yiyebiliyorum. Ama bunaldım, geceleri kâbuslar görüyorum. Varsın bütün varlığım yok olsun. Ben komşum olmak istiyorum, yeter ki domates yiyebileyim. Bana onun hayatını verin ‘’demiş. Beraberce komşularının yanına gitmişler. Cin, fakir adama durumu izah eder etmez, ‘’ Kabul! Bu adamın hayatını istiyorum.’’ demiş.

 

Masallara yakışır biçimde, iki insan, birbirlerinin hayatlarını değişmişler. Hemen domateslere saldırmış bizimkisi, neredeyse çiğnemeden, nefes almadan, domatesleri yemeğe başlamış. Domatesleri, o kadar büyük bir zevkle yiyormuş ki, köşküne doğru yol almakta olan köylüye, ‘’hoşçakal’’ bile demeyi unutmuş. Köylü adam ise, hızlı adımlarla, neredeyse koşarak köşke girmiş ve hemen masanın üzerindeki yiyeceklere saldırmış. Bir yandan şaraplar, bir yandan ballar, eline ne gelirse, avuçlarını doldurarak yemeğe başlamış. O gece, her ikisi içinde, bütün kâbuslar yerini tatlı rüyalara bırakmış.

 

Aradan, siz deyin üç gün, ben diyeyim üç yıl, sonradan fakirleşmiş adam içinse üç yüzyıldan daha uzun bir zaman geçmiş. Kulübesinde uzun uzun düşünüp, artık domateslerden iyice bıktığını fark etmiş ve ‘’Yemesem bile olurdu, ne büyük bir hata yaptım. Cin, benden tek bir dilek dile dediğinde; köylü olmak yerine,‘domates yiyebilmek ‘ de diyebilirdim.’’ diye düşünmüş.

 

Gel zaman git zaman, bir gün kapısı çalınmış kulübesinin. Kapıyı açtığında, aynı cin karşısındaymış. Cin, ‘’Hatırınızı sormaya geldim’’ demiş.’’ Nasıl, mutlu musunuz? ‘’. Adam, cinin ayaklarına kapanmış. ‘’Ne olur, ben vazgeçtim bu dileğimden, yine eski hayatımı istiyorum.’’ diye yalvarmış. Cin, ‘’Olabilir, ama bir şartla; gidelim, diğerine de soralım. Eğer, o da eski hayatına dönmek isterse, bu gerçekleşebilir, ama istemezse, ne yazık ki elimden hiçbir şey gelmez.’’ demiş

 

Yola düşmüşler. Eski sahibi olduğu köşke gelmişler. İçeri girdiklerinde; o zayıf, halsiz adam yerine, kilo almış, ensesi kalınlaşmış bir adam bulmuşlar. Oturduğu kuştüyü koltuktan yavaşça doğrulup, her ikisine de sıcacık bir gülüşle ‘’Hoşgeldiniz.’’ diyerek, hemen önlerine, ballar, sütler, şaraplar sunmuş. Arka fonda kısık bir sesle çalan, Mozart’tın kırkıncı senfonisi eşliğinde, şöminede parlayan ateşin önündeki altın sırmalı koltuklara oturmuşlar. Cin, durumdan biraz bahsettikten sonra,‘’ Sen nasılsın?’’ demiş. Adam ‘’Gayet mutluyum ‘’ diye yanıtlamış. Diğeri, umut yakalar gözlerle bakarak, ‘’Peki, hiç domateslerinizi özlemediniz mi?’’diye sormuş. ‘’Özledim tabii ki ! ‘’ demiş. ‘’Peki, tekrardan eski halinize dönüp, o mis gibi domateslerinizden yemek istemez misiniz? ‘’…

 

Adam, bir eliyle göbeğini kaşırken diğer elindeki şarabı yudumlayıp sadece gülümsemiş…

---

 

Bu öykü, burada bitiyor gibi görünse de, her öykü, o öyküden alınacak dersle başlar.

Bu öyküyü yazan ben, domatese alerjim olduğundan, yiyememe acısını tabii ki çekiyorum, ama krallığımı asla bir domates için terketmem.

 

Herkes bir öteki olmak ister.

Ulaşamayacağı bir öteki…

Ama ulaşamayacağınız ötekini sizin arkanızda olanlardan seçmeyiniz. Çünkü siz zaten onun önündesinizdir.