GÜLHANE PARKINDAKİ CEVİZ AĞACI

« ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında

ne sen bunun farkındasın

ne de polis farkında » N. Hikmet

 

İstanbul’daki son günüm.

Zamanın geçmesini beklerken, ne yapsamlar ne etsemler arasında, kendimi Gülhane parkında buldum.

Niyetim Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacı bulup

gövdesine yaslamak sırtımı,

ve o anda ne düşmek dalgalara,

o anda ne hürriyet…

 

Bir tane ceviz ağacı bile bulamadım.

Ya da vardır da, ben farkına varamadım.

Haklıymış Nazım.

En güzel sığınak, Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı olmakmış.

 

Üniversiteli yaşlarda iki genç, ellerinde dergi satıyorlar.

-Alır mısınız bir tane efendim?

-Ne anlatır bu dergi?

-Handekoop dergisi. (Handikap demek istiyor)

-Kooperatif mi? Hande kooperatifi ile mi ilgili? (çok ciddi ifade ile soruyorum)

 

Yüzüme donuk bir şekilde baktıktan dört-beş saniye kadar sonra bastı kahkayı.

O neye güldü, ben neye güldüm, ikimiz de birbirimizi anlamadan gülüştük.

Verdim parayı aldım.

 

Yürüme engelli (handikap) insanlara yardım olsun diye çıkartılan bir dergi.

Ön sayfasındaki resimlere bakıyorum.

O an, aklıma İzmir Mavişehir’deki yüksek binalar geldi.

Neden diyeceksiniz.

Bilmem kaç katlı, lüks binalar yapmışlar.

Ortak alanda yüzme havuzuna varıncaya kadar.

Binanın ana girişinden içeri giriyorsunuz.

Hemen girişte merdivenlerden yukarı çıkıyorsunuz.

Ve sizi, gayet bakımlı yanyana iki asansör bekliyor.

 

Dikkatinizi çekerim;

Asansöre binmek için merdivenlerden yukarı çıkıyorsunuz.

Eğer yürüme engelliyseniz şansınız yok.

Bu apartmanlarda, başkasının yardımı olmadan oturma lüksüne sahip değilsiniz.

Hangi mimarın beyni, bu büyük problemi düşünmez.

Hangi belediye de buna olur raporu verir.

İşin ilginç yanı bütün binalar bu şekilde inşa edilmiş.

Ve bu olay, hiç kimsenin tepkisini çekmiyor nedense.

 

Park o kadar kalabalık ki.

Düşüncelerime dalmış durumda, gazete, dergi satan öğrencilere, gezenlere, oturanlara, gözlerden uzak kaçamak yapan sevgililere, çekirdek yiyip kabuklarını yere atanlara bakıyorum.

İşte o an dikkatimi bir şey çekti.

Çoluklu çocuklu yüzlerce insan gezinmekte ve piknik yapmakta iken sadece üç kişi, güneşin altında, yakıcı sıcağa aldırmadan kitap okuyorlardı.

Üç bayan.

Üçü de turist.

Ve onların dışında kitap veya dergi okuyan tek bir kişi göremeyişimin hüznü doldu içime.

 

Dalgın bir şekilde çevreme bakarken, bana dergiyi satan genç, yanıma gelip oturuyor.

-Yabancısınız herhalde abi?

-Nereden anladın?

-Biraz havanızdan. Giyim şeklinizden.

-Nasıl gidiyor dergi satışı?

-Yok abi ya, kimse okumuyor ki bu dergileri. Bizi dilenci sanıyorlar. Sattığımız dergilerin bütün parasını cebimize attığımızı düşünüyorlar. Hem bırak bu dergileri, kimse okumuyor artık. Okuma alışkanlığını yitirmiş bir toplumda yaşıyoruz.

Gözlerine bakarak;

-İkinci sayfadaki yazıyı okudun mu? Konu çok enteresan, diyorum.

 

Hafif bir sessizlik.

Gözlerini kaçırıyor.

-Okumadım abi.

 

Uzun bir sessizlik.

-Hadi abi, ben gideyim.

-İyi satışlar.

Arkasına bakmadan hızlı adımlarla uzaklaşıyor.

 

Ayaklarım uyuşmuş.

Kendimi çimenlerin üzerine sırtüstü bırakıyorum.

Gökyüzü…

Yanıbaşımdaki ağacın dalları gözüme çarpıyor.

Ceviz ağacı…

Uzaktan polis sirenleri yaklaşıyor…

 

Gülhane Parkı’nda

Ben bir ceviz ağacı altında

Hem ben bunun farkındayım

Hem de ceviz ağacı farkında

 

Toprak, güneş ve ben

Bahtiyarım…