GARİP BİR UÇAK YOLCULUĞU

 

Göz ucuyla, hostesin koltuklar arasında gezdirdiği içeceklere bakıyorum.

Niyetim, küçük çaplı bir ziyafet.

Sabahtan beri hiçbir şey yememişim.

Hava alanındaki fahiş fiyatları gördükçe, insanda ne iştah kalıyor ne de açlık.

O kadar çok ülke gezdim, ama bir tek Türkiye’deki hava alanlarında fiyatların bu denli abartılı olduğunu gördüm.

 

Gözüm ufak şişeler içinde verilen şaraplarda.

Aylardan Ramazan.

Umarım yanımdaki oruç değildir.

Kendime güzel bir ziyafet çekeceğim.

Ayıp olmasın adamcağıza.

Canım da bir şarap çekti ki...

Uçakta şarap şişeleri de minnacık bir şey. İki yudumda biten cinsten.

Hostesten iki tane istesem!…

Bir keresinde istemiştim ama hostes yolculara yetmeyebilir diye vermemişti.

Ama yanımdaki adam oruçsa, onun payına düşeni de isterim.

Evet evet… Umarım oruçtur.

 

 - Ne arzu edersiniz?

 - Niyetliyim, almayayım.

 

İçimden “Oh!” diyorum.

 

- Yemekle beraber bir şarap alabilir miyim? Kırmızı lütfen. Ah pardon! Koltuk komşumun payına düşen bir şişe şarabı da alabilir miyim, nasıl olsa beyefendi içmiyor, diyorum, hostesin gözlerine bakıp kendimi sevimli kılarak.

- Tabii efendim. ikinci şişeyi uzatıyor gülümseyerek.

Birden!…

- Olmaz! diyor yanımdaki…

- Ben orucum.

Hostesle ben göz göze geliyoruz.

- Benim yerime şarap içerseniz, hem orucum bozulur hem ben ramazanda içki içmem, diye devam ediyor koltuk komşum.

- Ama siz değil ben içeceğim.

- Olsun! diyor.

- O, benim payıma düşen şarap.

Hafif bir sessizlik…

- İyi kalsın, almayayım, diyorum.

 

Kendimi bildim bileli hazır cevabımdır, ama dumura uğramış bir vaziyette, sus pus oluyorum.

Hani dokunsan kahkahaları basacağım, hatta yerlerde sürünerek tepineceğim gülmekten, ama süt dökmüş kedi gibi önüme bakıyorum.

 

Hostes gitti. Ben yemeğimle baş başayım.

Yanımdaki adama bakamıyorum.

Bir baksam, kahkahalarımı tutamayacağımı çok iyi biliyorum.

 

Saat öğleden sonra üç civarı. Uçağın penceresinden giren güneş, yüzümü yakıyor.

Jelatinli yemek tabağımı, yemeğin suyu sıçramasın diye dikkatlice açıyorum.

Aklım hala koltuk komşumun sözlerinde.

 

Bir yandan susuyorum, ama bir yandan da olanları içime sindiremiyorum.

Söyleyecek tek kelime dahi bulamıyorum.

İlla bir şeyler yapacağım ya, dayanamadım.

Ellerimi dua eder gibi havaya kaldırdım.

Hiçbir ayeti bilmem, ama bildiğim bütün Arapça kelimeleri anlamlı anlamsız yanyana getirerek dua pozisyonuna geçtim. Mırıldanıyorum…

En sonunda da Türkce olarak «- Orucumu kabul eyle…» diyerek, salatamın üzerinde duran siyah zeytin tanesini ağzıma attım.

Yanımdaki oruçlu koltuk arkadaşım, çok ciddi bir yüz ifadesi ile “ Allah kabul etsin.”  dedi.

 

Sanki bu anı bekliyormuşuz gibi, ikimiz de, gözlerimizden yaşlar gelene kadar bastık kahkahayı.