ZÜPARFEN AHMET ÇELEBİ

 

Eminönü’nden Taksim'e doğru yol alıyoruz.

Hava o kadar sıcak ki, taksinin açık penceresinden arabanın içine dolan sıcak hava daha çok boğucu oluyor.

Arabanın açık penceresinden çıkarmışım yüzümü.

Gözüm, Galata Kulesi’ne takıldı birden.

Üniversite arkadaşım Haluk yanımda.

- Haluk, düşünebiliyor musun, adam burdan, kendi yaptığı kanatla aşağı atlamış ve karşı kıyıya geçmiş. Bir gün ben de Galata Kulesinden atlamayı düşünüyorum.

- Hezarfen Atilla Çelebi. Gastelere çıkarsın.

- Ama sorun nerede biliyor musun? Ben en gelişmiş yamaç paraşütünü veya deltayı kullansam, kıçımın üstünde yere çakılırım.

- Nasıl yani, Galata Kulesinden uçamaz mısın?

- Mantıklı ol Halukcum... Mümkün mü bu kadar alçak yerden uçmak.

- Yani uçulmaz mı?

- Bir düşünsene Haluk, eğer uçulabilseydi, Hezarfen anısına burdan atlayış yapmazlar mıydı? Hani sırf gösteriş olsun diye. Kimsenin de mi aklına gelmiyor böyle bir şey.

- Cidden bak bu aklıma gelmemişti gerçekten.

 

Derken, birden taksi şoförü olanca hızıyla frene bastı. İkimizde irkildik kaza falan mı oldu diye.

Şoför el frenini hırsla çekti ve arkaya döndü.

- Birader sen ciddi misin? Ne söylediğini biliyor musun sen?

Bizler şaşkın, ne olduğunu anlamamış vaziyette şoföre bakıyoruz.

- Hangi konuda şoför bey?

- Hezarfen Çelebi buradan atlamamış mı diyorsun?

Adam o kadar sinirle soruyor ki, çekindim bir an. Milli gurur damarına mı bastık ne…

Durumu kurtarmak için ;

- Bakın ben o adamın atlayıp atlamadığını bilmiyorum. Belki atlamıştır, boğazı bile geçmiştir kim bilir. Ama ben atlasam direk aşağı düşerim, dedim sadece.

Haluk durumu biraz daha kurtarmak için devam ediyor;

- Uçar uçar. Boğazı bile geçer, dedi. Geçer, onun adı Hezarfen Çelebi. Yani... Değil mi ya... Hem o zaman adamların kolları bizimkinin 4-5 katı büyüklüğünde. Değil mi Atillacım, diyor bir yandan da bacağımı dürtüyor sesimi çıkarmayayım diye.

 

Ama şoför gayet ısrarlı.

- Neden uçamazsın sen buradan?

- Çünkü yeterli yükseklik ve hız alacak alan yok yukarıda.

- Yani bu adam uçmamış. Yani uçamaz diyorsun.

 

Haluk bana bakıyor ben bir Haluk’a bakıyorum bir şoföre bakıyorum. Adam benim iki mislim. Arabanın direksiyonu adamın elleri artasında minnacık kalıyor.

 

Şoför yavaş bir şekilde önüne döndü, el frenini yavaşça serbest bırakarak, çok sakin bir şekilde ilerlemeye devam etti.

Bizde çıt yok.

Ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

Haluk, bacağıyla bana dokunuyor ve suratıyla sus falan işaretleri yapıyor.

Şoför arkasını dönmeden dikiz aynasından yüzüme bakarak ;

- Abi, eminsin değil mi? Buradan uçulmaz değil mi?

Sesimin en alçak tonundan cevap veriyorum.

- Bence uçulmaz. Uçulamaz yani. Hele ki o zamanda bunun olanağı hiç yok.

Şoförün de ses tonu bayağı alttan olmaya başlamıştı.

- Neden sinirlendim biliyor musun beyefendi?

- Neden?

- Ben hep pilot olmak istemiştim, çocukluğumdan beri. Malum olamadık. Evlendim, elinizi öper iki oğlum var. İçimde uhtesi kalmış ya. Oğlumun adını Hezarfen koydum. Galata Kulesi’nin her önünden geçişte oğlum büyüyecek ve bir gün buradan uçacak, diye hevesleniyordum.

- Neyse canım, üzülmeyin. O da pilot olur büyüyünce, jetlerle semalarda dolaşır. Siz de gururlanrsınız oğlunuza bakıp. Peki diğer oğlunuzun ismi nedir?

- Fatih, Fatih Mehmet… Fatih Sultan Mehmet diye çağırıyoruz evde.

 

---

 

Varacağımız yere gelmiştik.

- Uygun bir yerde lütfen.

 

Elimden geldiğince şoförün gözlerinden kaçırarak gözlerimizi, sakin bir şekilde taksiden indik.

 

- Haluk, dedim, yahu adamın bütün hayallerini yıktım ya.

- Evet öyle oldu, ama gülmemek için çok zor durdum.

- Sen mi, ben mi? Ama en çok neye gülesim geldi biliyor musun? Adamın ikinci çocuğunun adını duydun mu?

- Fatih Sultan Mehmet.

- İyi ki yolumuz uzun değilmiş. Çünkü Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında, gemileri karadan Haliç’e indirmelerinin mümkün olamayacağını, ve bize anlatılan bu tarihin sadece hikayesel bir yön olduğunu anlatsaydım ne hale gelirdi adamcağız.

- Adamı intihar mı ettireceksin sen ya !

Sonra yüzüme bakıyor Haluk.

- Ama bana da anlatsan şu ayrıntıyı fena olmaz gerçekten. Okullarda hep hikayesel tarih öğretilmiş değil mi bize…

- Hadi şurada sıcak bir kahve içelim. Daha sonra anlatırım.

 

Beyoğlu’nda sevimli bir çay salonu...

Çay salonuna giriyoruz. Salonun duvarında kocaman bir Galata Kulesi resmi ve kuleden atlayan Hezarfen tablosu çizilmiş.

Haluk’la tekrar göz göze geliyoruz.

Yüzümüzde hafif bir tebessüm.

Kahvemizi yudumluyoruz büyük bir keyifle…